Bırakınız biraz kirlensinler, biraz keşfetsinler

çiftlik4

Annemden dinlemiştim ben de, büyükbabamın çocukken köyünden çıkıp da çalışmak için şehre geldiğini. Onlar kente göç ettiklerinde, şimdiki gibi kalabalık değilmiş şehirler. Ailelerin oturdukları evler genelde, küçük ve mütevazı bahçeli evlermiş… Annem, daha ilkokula bile gitmeden oturdukları o minik bahçeli evi anlatırdı, bahçede nasıl oynadıklarından bahsederdi.

Zamanla şehir nüfusu arttıkça, “bahçeli evler”  sadece semt ismi olarak kaldı, bahçesi olan evler azaldı, hatta kalmadı. Bahçede koşturup oynayan çocuklarsa apartman dairelerine tıkıldı. Bütün gün dört duvarın içinde olan çocuk,  en doğal dürtüsü olan dokunmayı, keşfetmeyi bile ağız tadıyla yaşayamadı. Nesneleri ve dünyayı temel duyularıyla ancak bu şekilde algılayabileceği pek önemsenmedi. “Hayır, çocuğum”, “ellenmez kızım”, “dağıtma oğlum” diye parmak sallandı, ellerine vuruldu, derhal ortamdan uzaklaştırıldı. Sonra “hiperaktif bu çocuk vallahi 5 dakika bile durmuyor” dendi, azarlandı, cık cıklandı.  “Etrafı dağıtmayan, kirletmeyen” çocuk akıllı, uslu çocuk oluverdi, başka çocuklara örnek diye gösterildi.   Çocuk biraz büyüyünce, ebeveynler, evde duramayan çocuğu için kreş aramaya başladı.  Kreşte aranılan ilk özelliklerden biri,  çocukların koşturup oynayabileceği büyük bir “bahçesinin” olmasıydı… Haydi, döndük mü başa? Bakınız bahçeli ev…

Modern hayata geçiş, şehirlerde nüfus artışı, artan tüketim ihtiyacı derken, sonra bir baktık ki elimizde olan ya da olmayan sebeplerle bir zamanlar doğal olan her şey, artık bahçeli bir eve sahip olmanın hayali gibi lüks olmuş. Tüm gün dört duvarın içinde bulunan çocuklar için de birçok aile mecburen alternatif çözümler aramaya başlar olmuş. Çocukların elinden toprakla, kumla oynama, çiçekleri koklama, çimde yalın ayak yürüme gibi özgürlükleri ellerinde alınmış, ellerine steril, kaliteli, pahalı oyuncaklar tutuşturulmuş çoğu kez… Düşününce anne babanın da elinde değil tüm bu yaşananlar, hayat şartları insanları bu duruma mecbur etmiş bir yerde…

Mademki günümüz koşullarını tersine çeviremiyoruz, en azından çocuklarımıza fırsat yaratalım ucundan kıyısından… Elimizden ne geliyorsa, ne kadar vakit ayırabiliyorsak, onları evden dışarı çıkartıp, doğayla, toprakla, ağaçla, çiçekle, dalındaki meyveyle tanıştıralım… Bırakalım keşfetsinler, bırakalım kirlenmekten kömür karası olmuş ellerine baktıkça kikirdesinler, kahkaha atarak koştursunlar yeşilliklerin içinde. Daha yeni aldığımız tişörtünü lekeledi diye erimesin içimizin yağları… Bakın o üstü başı kirli, elleri toz toprak içinde kalmış yavrunun gözlerinin içine, hangi kıyafet onun o an duyduğu mutluluktan parıldayan gözleri kadar yakışabilir ona, hangi oyuncak onu bu kadar mutlu edebilir?

Parka götürelim, ormana götürelim, imkân varsa köyümüze, çiftliğimize götürelim çocuklarımızı. Kitaplardan görmeye alıştıkları hayvanları doğal ortamında gösterelim mümkünse. Yapabiliyorlarsa beslesinler, yemlesinler, elleriyle besledikleri hayvanlara merhamet etmeyi yaşayarak tecrübe etsinler. Çiçeklerin isimlerini, renklerini görerek öğrensinler. Dalından kopararak toplasınlar meyveleri, o esnada meyve sebzenin ne zahmetle ekildiğini, bakımının yapıldığını görsünler ki sofradaki yemeğin kıymetini bilebilsinler. Kirlensinler, kumla, toprakla oynasınlar; bir banyo, bir sabun hangi kirli çocuğu temizlemiyor ki?

çiftlik2

Geçen hafta büyük dedemizin çiftliğine gittik, hatta iki gün de hafta başından izin alarak kalış süremizi uzattık. Berk, tüm gün dışarıda koşturup durdu, onun gibi hareketli bir çocuk için cennetti diyebilirim.  Bahçedeki salıncakta sallandı, kuzenleriyle kovalamaca oynadı, büyüklerle tarlaya girdi, eline fırça alıp bahçedeki yaprakları süpürmeye çalıştı. Bahçedeki kuytu bir köşede bulduğu kumlarla oynadı, kumların içine sakladığımız minik, olmamış ve yere düşmüş meyveleri sakladık, onları yeniden bulmaya çalıştı.

En hoşuna gideni ise, silkelenen dutları toplamasıydı. Dut ağacının altına serdiğimiz kocaman bezi yaydık, bezin ucundan o da tutmak istedi, biz de izin verdik, o da bir ucundan tuttu. Sonra bizimkilerden biri ağaca çıkıp dutları sallayınca ve dutlar bezin üstüne silkelenince önce şaşırdı. Sonra gülmeye başladı ve dutlar beze düşünce, hızlıca dutların yanına doğru koştu. Ona “bak dutları bu kovanın içine dolduracağız haydi sen de doldur” deyince, nasıl da büyük bir hevesle dutları kovaya doldurduğunu anlatamam 🙂  . Üstü başı dut lekesi içinde kalmıştı, karadutun lekesini bilen bilir, elden bile kolay çıkmaz. Parmak uçları dut lekesinden bordo-kırmızı arası bir renk olmuş, aaa hele ki yeşil tişört üzerine o al renkler öyle hoş bir kontrast oluşturuyor ki görseniz bayılırsınız 🙂 O, kirlendi, ben çocuk oldum, ben mutlu oldum 🙂 İnsan kaç kez çocuk olur ki?

çiftlik1

Bir ara ıhlamur ağacına tırmanmış babasının yanına çıkabilmek için, ağacın yanına dayanmış merdivenden çıkmaya kalkınca, güvenlik gereği merdiveni kaldırmak zorunda kaldık tabi. Zamanı geldiğinde onlara da sıra gelir elbette. Tüm bu doğaya salma etkinliğinde çocuğu bunaltmadan kontrollü olmakta fayda var ki kuzu zarar görmesin, değil mi?  🙂

Velhasıl, çiftlikten eve dönerken, cebimize tatlı hatıralarımızı da sıkıştırıp,  mutlu anlar hanemize bir çizik daha attık. İleride, bugünlerde yaşadıklarını hatırlamayacak ama çektiğimiz fotoğraflar, ona anlatacağımız hikâyeler dilerim ki yüzünde bir tebessüm oluşturacak. “Çocukluk”  desin isterim ileride “ne tatlı, ne güzel şey”…

 

 

 

Yazan | 2017-01-04T08:46:38+00:00 15 Haziran 2016|Etiketler: , , |Bırakınız biraz kirlensinler, biraz keşfetsinler için yorumlar kapalı